ARKAPLAN RENGİNİ SİZ SEÇİN...

dostumvar

HERKES ONU BEKLiYORDU

 
erkes O'nu Bekliyordu
 
O’nu bekleyen ve O’nu müjdeleyenlerin sayısı sadece bir-iki kişiye münhasır değildi, bunlar çoktu ve Zeyd b. Amr da bunlardan biridir. Aşere-yi mübeşşereden meşhur sahâbe Saîd b. Zeyd’in babası ve Hz. Ömer’in amcası olan Zeyd, Hanîflerdendi. Bu zât, putlardan yüz çevirmiş ve onların hiçbir fayda ve zarara muktedir olamayacaklarını haykırmış tulûa beş dakika kala gurub edenlerden biriydi. Bunun da beşaretleri olmuştu ve en mühimi de şu sözleriydi: “Ben bir din biliyorum ki onun gelmesi çok yakındır; gölgesi başınızın üzerindedir. Fakat bilemiyorum ki ben o günlere yetişebilecek miyim?”

Zeyd, bir esintiden müteessir olmuş ve vicdanı hakka karşı tamamen uyanmış biriydi; bir olan Allah'a (cc) inanıyor ve O’na teslimiyetini arz ediyordu. Ancak ne inandığı Allah’a, “Allah'ım” diyebiliyor, ne de O’na nasıl ibadet edeceğini bilebiliyordu.

Sahâbe-i Kiram’dan Âmir b. Rebî’a, bize şunu naklediyor: “Zeyd b. Amr’dan işittim, bir gün şöyle diyordu: ‘Ben Hz. İsmail’in, sonra Abdulmuttalib'in soyundan gelecek bir nebî bekliyorum. O’na yetişebileceğimi zannetmiyorum; ama îman ediyor, tasdik ediyor ve kabûl ediyorum ki, O, hak nebîdir. Eğer senin ömrün olur da O’na yetişirsen, benden O’na selâm söyle! Sonra da, sana O’nun şemailinden haber vereyim de sakın şaşırma!’ dedi. Ben de ‘buyur anlat’ dedim. Devam etti: ‘Orta boyludur. Ne çok uzun ne de çok kısadır. Saçları tam düz de değildir, kıvırcık da değildir. İsmi Ahmed’dir. Doğum yeri Mekke’dir. Peygamber olarak gönderileceği yer de burasıdır. Ancak daha sonra kavmi, O’nun getirdikleri, onların hoşlarına gitmediğinden, O’nu Mekke’den çıkaracaklardır. O Yesrib (Medine)’e hicret edecek ve getirdiği din oradan yayılacaktır. Sakın ondan gafil olma! Ben diyar diyar dolaştım ve Hz. İbrahim’in dinini aradım. Bütün konuştuğum Yahudi ve Hıristiyan âlimleri bana, (senin aradığın daha sonra gelecek) dediler ve hepsi de bana biraz evvel sana anlattığım şeyleri anlattılar ve sözlerinin sonunu da şöyle bağladılar: O, son peygamberdir ve O’ndan sonra da bir daha peygamber gelmeyecektir.’ ”

Âmir b. Rebî’a devam ediyor: “Gün geldi ben de Müslüman oldum. Allah Resûlü’ne, Zeyd’in dediklerini bir bir anlattım. Selâmını söyleyince toparlandı ve Zeyd’in selâmını aldı. Ardından da şöyle buyurdu: Ben Zeyd’i Cennette eteklerini sürüye sürüye yürürken gördüm.”

Varaka b. Nevfel bir Hıristiyan âlimiydi ve Hz. Hatice’nin de akrabasıydı. Allah Resûlü’ne ilk vahiy gelmeye başladığında, Hatice Validemiz (ra) durumun ne olduğunu öğrenmek için ona gelmiş ve Varaka’dan şu cevabı almıştı: “Ya Hatice! O doğru sözlü bir insandır. Gördüğü, nübüvvetin ilk başlangıcında görülmesi gerekenlerdir. O’na gelen Namûs-u Ekber’dir. Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya da (as) o gelmiştir. Yakın zamanda O, peygamber olacaktır. Eğer o günlere yetişebilirsem, ben de O’na îman eder ve mutlaka müzahir olurum.”

Abdullah b. Selâm ise bir Yahudi âlimiydi. İslâm’a girişini bizzat kendisinden dinleyelim: “Allah Resûlü Medine’ye hicret edince herkes gibi ben de görmeye gittim. Etrafında birçok insan vardı. Ben içeriye girdiğimde mübarek dudaklarından şu sözler dökülüyordu: “Önünüze gelene selâm verin ve yemek yedirin.” O’nun sözlerindeki büyüye ve çehresindeki derinliğe vurulmuştum. Hemen orada şehadet getirip Müslüman oldum. Çünkü O’nda gördüğüm sima ancak bir peygamberde olabilirdi.”

Abdullah b. Selâm (ra) mühim bir şahsiyetti. İbn-i Hacer (ra), “İsâbe”de kaydettiğine göre, Hz. Yusuf’un neslinden geliyordu. İtibarlı bir insandı. O’nun şahitliği bizzat Kur’ân’da tebcîl edilerek ve delil getirme sadedinde anlatılıyordu: “De ki: Hiç düşündünüz mü; şayet bu, Allah katından ise ve siz de O’nu inkâr etmişseniz, İsrail oğullarından bir şahit de bunun benzerini görüp inandığı halde, siz yine de büyüklük taslamışsanız (haksızlık etmiş olmaz mısınız?) Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez” (Ahkâf/10).

Âyette zikredilen Benî İsrailli şahit, Abdullah b. Selâm’dır. Her ne kadar bazı müfessirler, bu sûrenin Mekkî oluşunu nazara alarak zikredilen şahsın Hz. Musa (as) olacağını söylemişlerse de, bu âyetin Medenî olduğu görüşü daha kuvvetlidir. Yani Ahkâf sûresi Mekkî olmakla beraber sadece bu âyet Medenî’dir. Ve Abdullah b. Selâm’dan bahsetmektedir.

Neden İnanmadılar

Aslında bütün Yahudi ve Hıristiyanlar, Allah Resûlü’nü bilip tanıyorlardı. Ama kin ve hasetleri inanmalarına mâni oluyordu. Hem bu tanıma, o kadar kesin ve netti ki inanmak için sadece Allah Resûlü’ne bir kere bakmaları yeterliydi. Zira onlar, Allah Resûlü’nü bütün şekil ve şemailiyle tanıyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm bu hakikata şöyle işaret etmektedir: “Kendilerine kitap verdiklerimiz, O’nu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. (Buna rağmen) onlardan bir rup, bile bile gerçeği gizler.” (Bakara/146). Âyette, bizzat Allah Resûlü’nün ismi zikredilmeyip de “O’nu” denmesi işaret ediyor ki, ehl-i kitap bütünüyle, son gelecek peygamber kastedilerek “O” dendiğinde hep Tevrat ve İncil’de adı geçen Zât’ı anlıyorlardı. O da, hiç şüphesiz ki, Hz. Muhammed Aleyhisselâmdı. Ve O’nu öz evlatlarından daha iyi tanıyorlardı.

Hz. Ömer (ra), Abdullah b. Selâm’a sorar: Allah Resûlü’nü öz evladın gibi tanıyor muydun?
Cevap verir: Öz evladımdan daha iyi tanıyordum.
Hz. Ömer, ikinci defa “Nasıl?” diye sorunca da şu cevabı verir: “Evladım hakkında şüphe edebilirim. Belki, beni, hanımım kandırmıştır. Fakat Allah Resûlü’nün son peygamber olduğundan zerre kadar şüphem yoktur.” Bu cevap Hz. Ömer’i öyle sevindirir ki, kalkar ve Abdullah b. Selâm’ın başından öper.

Kıskançlık ve Haset

Evet, onlar Allah Resûlü’nü çok iyi tanıyorlardı. Fakat îman başka, tanımak daha başkadır. Tanıyor, ama îman edemiyorlardı. Kıskançlıkları ve hasetleri îmanlarına mâni oluyordu. “Ne zaman ki, onlara Allah katından, yanlarında bulunan (Tevrat)’ı doğrulayıcı bir kitap (Kur’ân) geldi ki, daha önce küfredenlere karşı nusret talebinde bulunup dururlarken, o bildikleri (Kur’ân) kendilerine gelince, onu inkâr ettiler, artık Allah’ın laneti, inkârcıların üzerine olsun.” (Bakara/89). Bu âyetle de Cenâb-ı Hakk, onların, Allah Resûlü ’nü kabul etmemelerindeki gerçek sebebi anlatıyordu. Bütün mes’ele son gelen nebînin Yahudi olmamasıydı. Eğer Allah Resûlü, Yahudilerin içlerinden çıkmış olsaydı, hiç şüphesiz davranışları daha farklı olabilirdi.

Nitekim Abdullah b. Selâm (ra), Allah Resûlü’ne gelerek: “Ya Resûlallah, beni bir yere saklayın ve Medine’de ne kadar Yahudi âlimi varsa hepsini çağırın! Sonra da onlara beni ve babamı nasıl tanıdıklarını sorun! Muhakkak cevapları müsbet olacaktır. Sonra da ben, saklandığım yerden çıkıp Müslümanlığımı ilan edeyim” teklifinde bulunmuştu. Allah Resûlü de bu teklifi kabul buyurmuşlardı. Derken Abdullah b. Selâm, evin bir yerine gizlendi. Gelen Yahudi âlimleri yerlerini aldılar. Efendimiz sordu: “Siz Abdullah b. Selâm’ı ve babasını nasıl bilirsiniz?” Cevap verdiler: “O ve babası bizim aramızda en âlim ve en şereflilerdendir.” Allah Resûlü tekrar sordu: “O beni tasdik ederse, siz ne dersiniz?” dediğinde ise: “İmkânı yok, asla böyle bir şey olamaz!” dediler. Tam o esnada da Abdullah b. Selâm (ra) saklandığı yerden çıktı. Şehadet getirip Efendimiz’in peygamberliğini tasdik etti. Şaşırıp kaldılar ve biraz önce söyledikleri övücü ifadeleri geri alarak: “O bizim en şerlimiz ve en şerlimizin oğludur” dediler. Bunun üzerine Efendimiz (sav) bu iki yüzlülerin, huzurunda daha fazla kalmasına izin vermedi. Bu hâdise de açıkça ispat ediyor ki, Yahudiler Allah Resûlü’nü bilip tanıyorlardı. Ancak peşin hükümlü ve sabit fikirli olmaları, onları îmandan alıkoyuyordu.

Selmân-ı Fârisî (ra) de bu mevzuda tek başına bir delildir. Önceleri Mecûsi idi; ama hak dini bulabilme arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Sonra Hıristiyanlığı gördü; kiliseye kapandı. İntisap ettiği rahipten, vefat edeceği sırada kendisine bir rahip tavsiye etmesini istedi; o da ona, bilip itimat ettiği bir başka rahibi tavsiye etti. Böylece pek çok kimsenin yanında kaldı. Nihayet son dakikalarını yaşayan bahtiyar bir rahibe de aynı talepte bulununca, bu Hıristiyan âlimi ona şu tavsiyede bulundu: “Evladım, şu anda sana tavsiye edebileceğim hiç kimse kalmadı. Ancak, son gelecek nebînin zamanı iyice yaklaştı. O, İbrahim’in Hanîf dini üzere gelecek, İbrahim’in hicret ettiği yerden zuhûr edecek; ancak başka bir yere hicret edip orada yerleşecek. O’nun nebî olduğuna dair açık deliller vardır. Gidebilirsen oraya git. O, sadaka yemez. Hediye kabûl eder ve iki omuzu arasında nübüvvetine delil bir hâtem vardır.”

Gerisini Kendisinden Dinleyelim: “Rahibin haber verdiği yere gitmek için bir kervan araştırdım. Nihayet böyle bir kervan buldum ve onlara, ücret karşılığı beni de götürmelerini söyledim. Kabûl ettiler. Ancak, Vâdi’l-Kurâ’ya gelince zulmedip beni köle diye bir Yahudi'ye sattılar. Bulunduğum yerde hurma bahçelerini görünce, herhalde burası bana rahibin haber verdiği yer, dedim ve orada kaldım. Sonra da bir gün Benî Kurayza Yahudilerinden biri gelip beni bu adamdan satın aldı ve Medine’ye götürdü. Orada hurma bahçelerinde çalışıyordum. Allah Resûlü’nden hiçbir haber alamamıştım. Yine günlerden bir gün ağaca çıkmış hurma topluyordum.. ve sahibim olan Yahudi de ağacın altında oturuyordu. Biraz sonra onun amca çocuklarından bir Yahudi çıkageldi. Öfkeli bir halde: ‘Allah kahretsin, bütün millet Kuba’ya gidiyor. Mekke’den gelen bir adam peygamberliğini ilan etmiş ve onlar da O’nun peygamber olduğunu zannediyorlar!.’ Heyecandan titremeye başladım. Nerede ise ağaçtan sahibimin üzerine düşecektim. Hızla ağaçtan indim ve adama: ‘Ne diyorsun? Ne diyorsun? Bu nasıl bir haber?’ demeye başladım. Sahibim benim bu heyecanımı görünce elinin tersiyle bana şiddetli bir tokat atarak: ‘Sana ne bu işten? Sen işine bak!’ dedi. Ben de: Hiç sadece ne olduğunu öğrenmek istemiştim, dedim. Tekrar ağaca çıktım. Akşam olunca neyim varsa topladım ve Kuba’ya gittim. Allah Resûlü ashabıyla beraber oturuyordu. Siz fakir insanlarsınız, ben de sadaka verecek yer arıyordum. Şunları size sadaka olarak getirdim, buyurun yiyin, dedim. Allah Resûlü yanındakilere; ‘siz yiyin’ dedi. Kendisi hiç dokunmadı. İçimden: “İşte rahibin dediği birinci işaret” dedim. Ertesi gün yine gittim ve; ‘bu sadaka değil, hediyedir, buyurun yiyin’ dedim. Allah Resûlü ashâbını buyur edip kendisi de yedi. “İkinci işaret de tamam” dedim.

Ashâptan biri vefat etmişti. Allah Resûlü de cenazede bulunmuş ve Bakîü’l-ârgad (Medine Mezarlığı)’a gelmişti. Yanına varıp selâm verdim. Sonra da arkasına geçtim ve sırtındaki nübüvvet mührünü görmeye çalıştım. Niyetimi sezmişti.. zaten omuzları da açıktı ve nübüvvet mührünü de görmüştüm. Üçüncü işaret de aynen râhibin senelerce önce anlattığı gibiydi. Kendimi tutamadım, hemen sarılıp mührü öpmeye başladım. Allah Resûlü (sav); ‘Dur bakalım’ dedi. Çekildim. Karşısına oturup, başımdan geçenleri bir bir anlattım. Çok sevinmişti. O’na anlattıklarımın ashâbı tarafından da duyulmasını istemişti...”

Evet, inat ve hasedi bırakıp O’na bakanlar O’nu buldu ve O’na vuruldu. Dünle-bugün arasında keyfiyet bakımından zerre kadar fark yoktur. Bugün de binler-yüz binler, O’nun hakkaniyetini görüp tasdik etmekte ve O’nun son Resûl olduğunu bütün dünyaya haykırmaktadırlar. Ancak, yine dünle bugün arasında fark olmayan bir husus da, inat ve temerrüdü terk edemeyenlerin, O’nun risâletini bildikleri halde kabullenemeyişleridir...

Rekabet Hissi

Muğîre b. Şû’be anlatıyor: Ebu Cehil’le beraber oturuyorduk. Allah Resûlü geldi ve bazı şeyler anlatarak tebliğde bulundu. Ebu Cehil, küstahça: ‘Ya Muhammed! Eğer bunları öbür tarafta tebliğ ettiğine dair şahit aramak için yapıyorsan, hiç yorulma ben sana şehadet ederim, şimdi beni rahatsız etme’ dedi. Allah Resûlü bizden ayrıldı. Ben Ebu Cehil’e sordum:

Hakikaten O’na inanmıyor musun? Cevap verdi: Aslında biliyorum ki, O peygamberdir. Fakat, Hâşimîler le eskiden beri aramızda bir rekâbet var. Onlar, rifâde, sikâye bizde diye övünüp duruyorlar. Bir de peygamber de bizden, derlerse işte ben buna dayanamam.

Kureyş toplanıp kafa kafaya verdi ve Allah Resûlü’ne göndermek üzere Utbe b. Rebî’a’da karar kıldılar. Utbe gidip O’nu ikna edecek ve davâsından vazgeçirecekti. Bu zat, o günün entel sınıfından ve Arap edebiyatına vâkıf, varlıklı bir insandı. İki Cihan Serveri’nin yanına vardı ve kendince mantık oyunları yapmaya çalışarak O’na sordu:“ Ya Muhammed! Sen mi hayırlısın, yoksa baban Abdullah mı?”

Efendimiz bu soruya cevap vermedi. Hayır, belki de ahmağa en güzel cevap olan sükut ile karşılık verdi. Utbe devamla: Eğer onun senden daha hayırlı olduğunu kabul ediyorsan, muhakkak o, senin şu anda tahkir ettiğin ilâhlara taptı. Yok, eğer kendini ondan daha hayırlı görüyorsan, o zaman konuş da anlattıklarını ben de dinleyeyim.

Allah Resûlü sordu: “Diyeceklerin bitti mi?”

Evet, dedi Utbe ve sustu. İki Cihan Serveri diz çöktü ve Fussîlet Sûresi’ni başından itibaren okumaya başladı. 13. âyet olan: âyetine gelince, Utbe dayanamadı. Sıtmalı gibi titriyordu. Ellerini Allah Resûlü’nün mübarek dudaklarına götürdü. Takatı kalmamıştı. ‘Sus ya Muhammed! İnandığın Allah aşkına sus!’ dedi ve kalkıp gitti.

Mekke büyükleri neticeyi bekliyorlardı. Ebu Cehil, Utbe’nin gelişini hiç beğenmemişti. Yanındakilere, ‘gittiği gibi dönmüyor’ dedi. Utbe doğruca evine gitti. Dinlediği âyetler onu yıldırım çarpar gibi çarpmıştı ve biraz sonra da şeytana akıl öğreten adam Ebu Cehil gelip kapıya dayanmıştı. Utbe’nin îman etmesinden korkuyor ve hemen hâdisenin üzerine gitme lüzumuna inanıyordu ve Utbe’nin zayıf tarafını çok iyi biliyordu. Onu gururundan vuracaktı. Harekete geçti ve şöyle dedi:

Ya Utbe, duydum ki Muhammed sana fazla iltifat etmiş. Orada sana ziyafet vermiş, yedirmiş, içirmiş. Sen de bu iltifata dayanamayıp O’na îman etmişsin. Halk arasında söylenenler bunlar Utbe öfkelendi. Damarı kabardı. ‘Benim O’nun yemeğine ihtiyacım olmadığını hepiniz biliyorsunuz. Aranızda en zengin benim. Fakat Muhammed’in söyledikleri beni sarstı. Çünkü okuduğu şiir değildi. Kâhin sözüne ise hiç benzemiyordu. Ne diyeceğimi bilemiyorum. O, sözü doğru bir insandır. O’nun okuduklarını dinlerken Âd ve Semûd’un başına gelenlerin bizim de başımıza geleceğinden korktum...

Başka Sebepler

Aslında bu itiraflar sadece bir-iki kişiye münhasır değildi. Umumî vicdanda kanaat hep aynıydı. Fakat korku, tama’, hırs ve inat gibi menfî tesirler inanmalarına mâni oluyordu evet, hem de bildikleri halde inanamıyorlardı.

İşte, Kur’ân-ı Kerîm, hem onların bu hâlini anlatma hem de Efendimizi tesliye makamında şöyle buyuruyor: “Onların söylediklerinin, seni üzeceğini elbette çok iyi biliyoruz. Doğrusu onlar seni yalancı saymıyorlar, fakat zâlimler, bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar” (En’âm/33).

Onlar sana çeşitli isnatlarda bulunuyorlar. Onların bu isnatları da seni üzüyor. Sakın, o bedeninin altında kalıp ezilmişlerin ve alışkanlıklarını terk edemeyen nefsinin zebunu talihsizlerin dedikleri ve söyledikleri, seni üzmesin. Hem aslında onlar seni bizzat yalanlamıyorlar. Evet onların hiçbiri kalkıp da sana yalan isnat edemiyor. Çünkü onlar da biliyorlar ki, sen yalan söylemekten müberrâsın. “Emîn” ismini sana veren onlardır. Bunların akılsızlıklarına bak ki, sana isnat ettikleri şeylere inanmadıkları halde, kendi akıl ve muhakemelerine rağmen, böyle bir şeye cür'et ediyorlar. Öyleyse üzülmene ne gerek var!

Evet, üzülmesi gereken birisi varsa, o da dünya ve ukbânın dizginlerini elinde tutan bir Zât’a karşı hem de ışığın etrafında durdukları halde, istifade menfezlerini açıp istifade edemeyenlerdir.

 
 
eXTReMe Tracker





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Siten:
Mesajınız:
dostumvar anasayfa => Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=