ARKAPLAN RENGİNİ SİZ SEÇİN...

dostumvar

VİCDANI KADAR İNSAN

   
Mustafa YILMAZ
       
Mutat sağlık kontrolleri için gittiği hastahaneden döndüğünde, ikindi namazının vakti gireli henüz on-on beş dakika olmuştu. Ne var ki o, paniğe yakın bir heyecan içinde, daha binanın kapısından içeriye adımını atar atmaz, "Bugün namaz çok geç kaldı." diyordu. Zaten her namaz vakti girişinde ayrı bir ruh haletine bürünür, ibadetin kendi dışındakilere geçiş üstünlüğünü bütün kâinata haykırırcasına mihraba doğru hızlı adımlarla yürürdü. Ellerini iftitah tekbiri için kaldırırken 'yabancı' her şeyi arkada bırakır ve çok zaman da Rabb'inin huzurunda hıçkırıklara boğulurdu.
Her zaman olduğu gibi birinci katın merdivenlerini güçlükle çıkabildi ve köşedeki sandalyeye oturarak üç-beş dakika dinlenmeye koyuldu. Yorgunluğu gözlerinden okunabiliyordu. Başı hafif öne eğik, elleri dizlerinin üzerindeydi. Bu, sadece birkaç saatlik bir yolculuktan kaynaklanan bir yorgunluk değildi elbet. Artık iyice hassasiyet kesbetmiş bünyesinin, hayatı boyunca otuza yakın hastalıkla ahbaplık kurması ve onların birçoğunun hâlâ dostluğunu(!) devam ettirmesi de değildi. Bilâkis, bu, kimi işgüzarların cefasından, kimi dünyevîlerin gamsız safâsından, kimi ahbab u yârânın da vefasızlığından kaynaklanan bir yorgunluktu. Vefasına sâdık kalamamışların hâli onu daha fazla üzüyor olsa gerekti. Nitekim bir defasında, ''Kalbim çok sıkıştırdı.'' dediğinde, kendisine nezaret eden doktor: ''Efendim, merdivenleri çok hızlı çıktınız.'' deyivermişti. Cevap cümlesi şöyleydi: ''Farkında değilim, karşımda büyük bir yangın var; arkadaşlarımın duyguları tutuşmuş yanıyor.'' Daha yedi-sekiz hafta evvel kalbinin damarlarına yerleştirilen metal parçası, belki kalbinin yükünü bir nebze hafifletebilirdi; ama ya bu yorgunluğu kim yahut ne, nasıl hafifletecekti?!
İkindi namazını güçlükle kıldırabildi. Acil istirahate ihtiyacı olduğu aşikârdı. Fakat o, salonda oturmayı odasına geçmeye tercih etti. Tercih etti; çünkü ziyarete gelmiş birkaç misafirin hatırı vardı. Evet, ona göre misafirlerin hatırı kendi sıhhatinden de, tamamlamayı kendisine bir vazife addettiği, fakat bir türlü bitmek-tükenmek bilmeyen işlerden de önemliydi. Misafirlerin hatırına, rahatsızlığına ve işlerine rağmen oturmalıydı. Misafirler de her zaman olduğu gibi bu eşsiz nezaket ve fedakârlık karşısında mahcubiyetlerinden adeta iki büklüm oluyorlar; fakat belki de ömürlerinde bir-iki defa ancak tadabilecekleri o şeker-şerbet ikindi sohbetlerinden mahrum olmamak için dizleri üzerinde tevazuyla oturuyor, hikmet testisinin ağzının açılmasını ve Cânân'a dair söz pırlantalarının dökülmesini intizar ediyorlardı. Yani onlar da sohbet sahibinin odasına çekilivermesinden korkuyor, kendileriyle beraber kalmasını gönülden arzu ediyor ve bakışlarıyla âdeta, ''Kal bizimle, nurlandır gönüllerimizi!'' diyorlardı.
Ona gelince... İhtimal geceden hissesine yine bir damla uyku düşmemiş, gecenin bir kısmını odasında, geriye kalan kısmını da koridorda bir o yana, bir bu yana dolaşarak geçirmiş; derdini paylaşabileceği birisini ya bulmuş veya bulamamıştı. Derdi de bir yüreğin kârı değildi hani. Cihanlar kadar deseniz sezadır. Çünkü onun derdi cihanın derdiydi. Kahvaltıda birkaç parça bir şey almış, öğle yemeğini zaten yememişti. Aslında bir günde aldığı gıdanın hepsi normal bir insanın bir öğününe bile tekabül etmezdi. Bir bardak çayla, küçük bir parça kızarmış ekmek getirdiler. "Bir şey yemeyeceğim." dedi ve yavaş yavaş çayını yudumlamaya başladı. Zaten başkalarının yanında bir şey yemekten, içmekten o kadar sıkılırdı ki, lokmalar çok defa boğazında düğümlenir kalır, mübarek siması o helecan içinde kıpkırmızı olurdu. Az çok tanıyan herkes bilirdi ki, haya ve mahcubiyet damarlarına işlemiş ve onda ikinci bir fıtrat halini almıştı. Nitekim bazen, ''Bana başkalarının gözü önünde, 'sen sıratı geçebilirsin' deseler, ondan bile utanırım." derdi.
Söz döndü dolaştı ve son zamanlarda sağda-solda kendisinin aleyhinde hakarete varan sözler sarfeden çok eski bir tanıdığına geldi. Aslında kahramanı zavallı, kendisi çok talihsiz bir hâdiseydi bu. Tezvirlere, iftiralara, komplolora maruz kalmak, onun hayatının bir parçası olmuştu senelerdir; ama bu farklıydı. Bir eski dost gül atmıyordu, sanki gülle yağdırıyordu. Hâdise hakikaten elem vericiydi. Zira sinesini açtığı, bir arkadaş, dost olarak kucakladığı, senelerini beraber geçirdiği bir insan kalkıp akla-hayale gelmedik iftiralarda bulunuyor, başkalarını da tahrik etmeye çalışıyordu. Cihanlar pahası bir dostluğa arkasını dönüyor ve pek ucuz, hasis şeylere tâlip oluyordu. Yani ihanet ediyordu. Arkadaşlığa, dostluğa ve müşterek bir hukuka ihanet...
Salonda bulunanlardan birisi: "Benim aklım, havsalam almıyor bunu. Böyle bir şeyi nasıl yapar bir insan, nasıl bu kadar sukût eder; bu nasıl bir vefasızlıktır, kadirnâşinaslıktır, bir türlü izah edemiyorum." deyiverdi.
Öteden beri elinden geldiğince yakınlarının, arkadaşlarının, dostlarının mülâhazalarının bulanmaması, dupduru kalması için adeta çırpınır dururdu; bu konuda öyle hassastı ki, kendisini helak edecek zannederdiniz. Hafifçe doğruldu, daha ciddi bir tavra büründü ve dilinden şu kelimeler döküldü: ''Öyle demek yerine, çok dua edelim: Cenab-ı Allah hiç kimseyi şaşırtmasın. Kalblerimizi kaydırmasın. Hepimize hidayet versin ve doğruyu göstersin! Zira onların ahiretini düşünmek de bizim vazifemiz.''
Kendisini yakından tanıma bahtiyarlığına erenler, onun sinesinin enginliğine, vicdanının genişliğine daha önce de defalarca şahit olanlar için, bu sözler normal karşılanabilirdi. Fakat misafirler şaşırmıştı ve hayret dolu bakışları gözlerine aksediyordu. Çünkü o, ızdıraptan bir mum gibi erirken kendisine düşmanlık edenlerin iki cihan saadetini düşünüyordu. Evet, bu ne ince düşünce, ne engin bir gönül ve ne derin bir şefkatti! Ve ne ölçüde kendine rağmen başkalarını düşünmek, başkaları için yaşamaktı! Zaten o evvel-ahir kimseye küsüp darılmayacağına, kendisine ait hiçbir haktan dolayı davacı olmayacağına söz vermişti. İhtimal onu üzenler de bu sözleri duysalardı, azıcık insafları kalmışsa, yaptıklarına bin kere pişman olup ağlamaya duracaklardı. Heyhat! İnsaf, çoklarının vicdanından çekip gideli nice zaman olmuştu!
Bu müessif hâdisenin o aydınlık ortamı karartmasına izin vermedi. Konuyu değiştirdi; fakat elemin zikri onun için ayrı bir elem olmuş, yorgunluğunu bir kat daha artırmıştı.
Vakit ilerliyor, güneş örtüsünü yavaş yavaş yüzüne çekmeye hazırlanıyordu. Kim bilir, belki o da bütün bu olup bitenleri bir türlü anlayamıyor, ışığıyla dünyalarını aydınlattığı kimselerin hem kendi, hem de başkalarının dünyalarını nasıl kararttığına şâhit oldukça utancından yüzünü saklamaya çalışıyordu.
Akşam namazının vakti iyice yaklaşmıştı. Derin bir düşünceye daldı. Ne zaman öyle dalıp gitse, salon anlamlı bir sükûta boğulurdu. Evet, o sükûtuyla konuşurken orada hazır bulunanlar da kendilerine göre bir kısım düşüncelere dalarlar, belki çokları da onun ne düşündüğünü kendi içlerinde tahmin etmeye çalışırlardı. Aslında derdi, tasası ve sevdâsı belli olan bir insanın ne düşündüğünü tahmin etmek de çok zor olmasa gerekti.
Tam o esnada ''Allahuekber'' nidası yükseliverdi. Evet, ezan başlamıştı. Başlamıştı; fakat bütün gurbet illerinde olduğu gibi orada da ezan sadece içeride duyuluyor, binanın duvarlarını aşıp sesini çevreye duyuramıyordu. Yani gurbette, ezan da kendi gurbetini yaşıyordu.
Ezan okunurken zaruret olmadıkça bir şey konuşmazdı; fakat belli ki çok dolmuştu. Dolup da taşmamak, yanıp da sızdırmamak ne mümkündü! İçinde köpüren mağmalar simasına aksediyor gibiydi. Ağzından dökülen ifadeler aynı zamanda neyi düşünüp durduğunu da şöyle anlatıyordu: ''Allah'ım, Sen yegane büyüksün! Fakat biz Sen'in büyüklüğünü hakkıyla duyuramıyoruz. Ne olur Allah'ım, affet bizi ve adını duyurmayı bizlere müyesser kıl!'' Müezzin, ''Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah'' derken onun heyecanı artık zirveye ulaşmaştı. Yüzünün rengi değişik bir hâl almıştı. Kendi içinde kaynayıp duran bir yanardağ gibiydi. Rabb'ine karşı, Peygamberine karşı mahcubiyetini ifade edercesine başını önüne eğmiş: ''Evet, şehadet ediyoruz ki, Sen Allah'ın Rasûlüsün. Fakat Sen’in sesin sadece binanın içinde duyuluyor. Sana karşı vefalı olamadık, Sen’in sesini başkalarına duyuramıyoruz. Her tarafta çanlar bas bas bağırıyor; fakat Sen'in sesin sadece içerde duyuluyor. Rikkatime dokunuyor bu benim; bir hançer gibi kalbime saplanıyor, katiyyen hazmedemiyorum!'' diyordu.
Bu arada ezan sona ermişti. Ezan bitince ezan duasıyla yetinmez, hep uzun uzun dua eder, gönlünü, Gönlünün Yegâne Sahibi'ne açarak O'ndan en çok sevdiği şeyleri isterdi: ''Allahümme a'li kelimetallahi fî külli enhâi-l âlem ve'stahdimnâ fî hâzeş-şe'n...''*
Yerinden kalktı ve hızlı adımlarla mihraba doğru ilerledi. Akşam namazında Fatiha'yı çok zaman diline pelesenk olan Âl-i İmrân Sûresi’nin sekizinci ve dokuzuncu ayetleri takip edecekti: ''Rabbenâ, lâ tüziğ kulûbenâ...''**


* Allah'ım, yüce namını dünyanın her köşesinde yücelt ve bizi bu işin müstahdemleri eyle...
** Rabb’imiz, kalblerimizi kaydırma..
Facebook'ta Paylaş




Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Siten:
Mesajınız:
dostumvar anasayfa => Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=